Sükûtun İslâm hukukundaki yeri
[ X ]
Tarih
2025
Yazarlar
Dergi Başlığı
Dergi ISSN
Cilt Başlığı
Yayıncı
Hitit Üniversitesi
Erişim Hakkı
info:eu-repo/semantics/openAccess
Özet
Silence is a condition that manifests itself in every stage of human life, either as a necessity or a response to a need. Its significance in legal contexts is also noteworthy, as silence carries implications and consequences in the realms of worship (ibādāt), transactions (muʿāmalāt), and criminal law. Despite its relevance, studies focusing on the importance of silence within Islamic law remain limited. While this subject continues to maintain its relevance, it has not received adequate attention in contemporary Islamic jurisprudential literature or in graduate-level academic research. Existing studies tend to address silence from a singular perspective and often fail to provide a comprehensive and cohesive academic resource. In fields such as obligations law and criminal law, the scope and legal value of silence have not been sufficiently addressed.
As a general principle, in the absence of a hindrance or excuse, it is essential for a person to express their will explicitly through speech. Consequently, when such explicit verbal expression is absent, it becomes necessary to interpret a person's silence particularly to prevent injustice, deception, invalid contractual agreements, or loss of rights. According to the maxim One does not ascribe speech to a silent person; however, in situations of necessity, silence is a form of expression, silence, though fundamentally a form of negation, may be interpreted as consent or declaration when an eligible person remains silent in a situation that requires speech, depending on contextual indicators (qarā'in). As such, silence may result in tangible legal consequences, such as financial gain, the dismissal of legal claims, or the avoidance of penal sanctions. However, this does not necessarily mean that the religious responsibility (diyānah) is also lifted.
From the perspective of Islamic legal sources, the default ruling on silence is that it is permissible (mubāh). Nevertheless, depending on the nature of the case and its subject matter, silence may assume other legal statuses such as recommended (mandūb), disliked (makrūh), prohibited (harām), or obligatory (wājib).
The extent to which silence serves as an effective expression of a person's intention and will has been a subject of debate among Islamic jurists. In the formation of contracts and the validity of legal dispositions, silence is typically categorized into two forms: silence accompanied by contextual indicators and pure (unqualified) silence. Scholars have examined what each form should signify from a legal standpoint. Therefore, for silence to be considered a valid form of expression of intent, certain conditions must be met: the person remaining silent must be aware of the subject matter of the silence, must be legally competent (mukallaf), there must be no impediment to expressing intent, the silence must not result in harm or deception to another party, it must not conflict with any explicit statement, and in the case of pure silence, there must be additional circumstances or indicators that reveal the underlying intent.
Sükût, insan hayatının her aşamasında kendini hissettiren, zorunluluk ya da ihtiyaç sebebiyle ortaya çıkan bir durumdur. Hukuka konu olma bakımından da önemi dikkat çeken sükût hem ibadet hem muamelat hem de ceza hukuku bakımından karşılığı olup, sonuç doğuran bir kavramdır. Sükûtun İslam hukuku açısından önemine dair çalışmalar oldukça sınırlı kalmıştır. Bahse konu yönleri ön plana çıkarılarak son dönem fıkıh literatüründe ve lisansüstü çalışmalarda yeteri kadar yer bulamamış olsa da güncelliğini muhafaza eden bir konudur. Yapılan çalışmalarda sükût tek bir yönüyle ele alınmış olup bunlar da bir bütünlük içerisinde araştırmacıya akademik veri sağlamaktan uzaktır. Borçlar hukuku, ceza hukuku alanlarındaki çalışmalarda ise sükûtun etki alanına ve hüküm değerine değinilmemiştir. İnsan için asıl olan eğer bir mâni, mazeret durumu yoksa iradesini sarih söz ile ifade etmesidir. Bu sebepledir ki ifadenin sarih sözle olmadığı yerde kişinin sükûtuna; haksızlığın, aldatma ya da aldanmanın, akitlerin sıhhatli kurulmasının ve hak kayıplarının önüne geçme düşüncesiyle anlam yükleme ihtiyacı hasıl olmuştur. Dolayısıyla sakite bir söz isnad olunmaz, lâkin ma'rız-ı hacette sükût beyandır kaidesi gereği sükût temelde bir eylemsizlik olarak görülse de ehliyet sahibi kişinin konuşmasına ihtiyaç duyulan yerde susması karineler doğrultusunda beyan ve rıza olarak yorumlanmıştır. Sükût bu doğrultuda bazen kazanç, bazen dava hakkının düşmesi, bazen cezai infazın düşmesi gibi dünyevi sorumlulukların ortadan kalkması şeklinde sonuçlar doğurmuştur. Fakat bu sorumluluğun diyaneten düştüğü anlamına gelmemektedir. Diğer taraftan şer'i deliller çerçevesinde bakıldığında sükûtta asıl olanın mübah olmasıdır. Ancak müdahil olduğu dava ve konusuna göre sükût hüküm bakımından mendûp, mekruh, haram veya vacip hükümlerini de alabildiği görülmüştür. Mükellef olan kişinin iradesini ve niyetini açıklamada sükûtun ne derece etkin olduğu hususu İslâm hukukçuları tarafından tartışılmış, akitlerin kurulması ile hukuki tasarrufların geçerlilik kazanması hususlarında sükût, karinelerle çevrelenmiş ve mücerret sükût olmak üzere iki kısımda ele alınmıştır. Karinelerle çevrelenmiş sükût ile mücerred sükût ayrımında her iki sükût halinin hüküm bakımından ne ifade etmesi gerektiği üzerinde durulmuştur. Bu sebeple irade beyanında sükûtun geçerli bir beyan türü olabilmesi için bazı şartlar ortaya konulmuştur. Bu şartlar; sükût eden kişinin sükûtun konusunu bilmesi, mükellef olması, irade beyânına engel bir durum bulunmaması, sükûtun başkasına yönelik bir zarara veya aldanmaya yol açmaması, sükûtun sarih söz ile teâruz etmemesi, soyut sükûtun beraberinde irâdeyi beyân edip açığa çıkaracak hallerin ve karînelerin bulunmasıdır.
Sükût, insan hayatının her aşamasında kendini hissettiren, zorunluluk ya da ihtiyaç sebebiyle ortaya çıkan bir durumdur. Hukuka konu olma bakımından da önemi dikkat çeken sükût hem ibadet hem muamelat hem de ceza hukuku bakımından karşılığı olup, sonuç doğuran bir kavramdır. Sükûtun İslam hukuku açısından önemine dair çalışmalar oldukça sınırlı kalmıştır. Bahse konu yönleri ön plana çıkarılarak son dönem fıkıh literatüründe ve lisansüstü çalışmalarda yeteri kadar yer bulamamış olsa da güncelliğini muhafaza eden bir konudur. Yapılan çalışmalarda sükût tek bir yönüyle ele alınmış olup bunlar da bir bütünlük içerisinde araştırmacıya akademik veri sağlamaktan uzaktır. Borçlar hukuku, ceza hukuku alanlarındaki çalışmalarda ise sükûtun etki alanına ve hüküm değerine değinilmemiştir. İnsan için asıl olan eğer bir mâni, mazeret durumu yoksa iradesini sarih söz ile ifade etmesidir. Bu sebepledir ki ifadenin sarih sözle olmadığı yerde kişinin sükûtuna; haksızlığın, aldatma ya da aldanmanın, akitlerin sıhhatli kurulmasının ve hak kayıplarının önüne geçme düşüncesiyle anlam yükleme ihtiyacı hasıl olmuştur. Dolayısıyla sakite bir söz isnad olunmaz, lâkin ma'rız-ı hacette sükût beyandır kaidesi gereği sükût temelde bir eylemsizlik olarak görülse de ehliyet sahibi kişinin konuşmasına ihtiyaç duyulan yerde susması karineler doğrultusunda beyan ve rıza olarak yorumlanmıştır. Sükût bu doğrultuda bazen kazanç, bazen dava hakkının düşmesi, bazen cezai infazın düşmesi gibi dünyevi sorumlulukların ortadan kalkması şeklinde sonuçlar doğurmuştur. Fakat bu sorumluluğun diyaneten düştüğü anlamına gelmemektedir. Diğer taraftan şer'i deliller çerçevesinde bakıldığında sükûtta asıl olanın mübah olmasıdır. Ancak müdahil olduğu dava ve konusuna göre sükût hüküm bakımından mendûp, mekruh, haram veya vacip hükümlerini de alabildiği görülmüştür. Mükellef olan kişinin iradesini ve niyetini açıklamada sükûtun ne derece etkin olduğu hususu İslâm hukukçuları tarafından tartışılmış, akitlerin kurulması ile hukuki tasarrufların geçerlilik kazanması hususlarında sükût, karinelerle çevrelenmiş ve mücerret sükût olmak üzere iki kısımda ele alınmıştır. Karinelerle çevrelenmiş sükût ile mücerred sükût ayrımında her iki sükût halinin hüküm bakımından ne ifade etmesi gerektiği üzerinde durulmuştur. Bu sebeple irade beyanında sükûtun geçerli bir beyan türü olabilmesi için bazı şartlar ortaya konulmuştur. Bu şartlar; sükût eden kişinin sükûtun konusunu bilmesi, mükellef olması, irade beyânına engel bir durum bulunmaması, sükûtun başkasına yönelik bir zarara veya aldanmaya yol açmaması, sükûtun sarih söz ile teâruz etmemesi, soyut sükûtun beraberinde irâdeyi beyân edip açığa çıkaracak hallerin ve karînelerin bulunmasıdır.












